Fotoğraf Sanatçısı Ci Demi: “Bir korku filmi çektiğimi hayal ederek fotoğraf çekiyorum.”

Fotoğraf sanatçısı Ci Demi ile Pera Müzesi’nde gerçekleşen Zamane İstanbulları sergisinde yer alan fotoğrafları sayesinde 2023 yılında tanışmıştım. Onun İstanbul fotoğraflarının alıştığımız Tarihi Yarımada ya da Boğaz siluetinin eksik olmadığı “güzel İstanbul” fotoğraflarının çok dışında olmasından, şehrin neresi olduğu belli olmayan köşelerine kadrajını doğrultmasından ve gerçekten içinde yaşadığımız, sokaklarında yürüdüğümüz İstanbul’un tekinsiz manzaralarını konu edinmesinden etkilenmiştim. Daha sonra “İstanbul’un psikocoğrafyasını” ele aldığını okuyacağım sanatçının; İstanbul’un ve İstanbullunun huzursuzluğunu yansıttığı karelerinin neden bu kadar tanıdık hissettirdiğinin sebebini de böylece bulmuş oldum.

2025 yılında Financial Times’ın Instagram hesabında İstanbul’un gastronomi durakları serisini gördüğümde de fotoğraflar oldukça tanıdık gelmiş ve fotoğraf kredisinde Ci Demi’yi görünce onun fotoğraflarının hissettirdiği huzursuz tanıdıklık yerini gururlu bir bilmişliğe bırakmıştı.

Ci Demi, Something Is Amiss başlıklı serisiyle Şule Gazioğlu Gallery çatısı altında 14-17 Mayıs 2026 tarihlerinde gerçekleşen Photo London’da yer aldı. Kendisine bu vesileyle üretimine dair tüm merak ettiklerimi sordum. Tabii Şule Gazioğlu’ndan da “Özellikle renk kullanımı çok karakteristik; fotoğraflarındaki tonlar ve atmosfer izleyicide hemen bir duygu yaratıyor” dediği Ci Demi ile Photo London üzerine düşüncelerini öğrendim.

Ci Demi

Hakkında ilk olarak “İstanbul Üniversitesi’nde İtalyan Dili ve Edebiyatı eğitimi aldı. Fotoğrafı 28 yaşında keşfetti” bilgilerini okudum Ci. Tamamen fotoğrafa yönelmeye nasıl karar verdiğini, hayatını bağımsız bir fotoğrafçı olarak idame ettirmeye başlamanı; o geçiş sürecini merak ediyorum. Bir kırılma noktan var mı?

Birbirine geçişli birçok kırılma noktası ve kimi zaman kendi şansımı kendim yarattığım, kimi zaman fırsatları tam karşıma çıkmış halde bulduğum bir dizi tesadüfle şekillendi hepsi aslında.

Edebiyat, hayata karşı verdiğim ilk refleksif tepkiydi; yazıyordum, okuyordum. Gerçek bir escapist (veya “kaçışçı” mı denir?) olarak yaşamımı sürdürürken birden dışarıda, yaşamın içinde olmak çok mantıklı gelmeye başladı. Olup bitene şahit olmak istiyordum ve kamera da en doğal araçtı bunun için. Kaydetmeye başladım, bu esnada zevklerimi eğittim.

Bir noktada, reklam yazarlığını plansız bir şekilde bıraktım. Bir web sayfam ve Instagram hesabım vardı. Ben de sahip olduklarımı ciddiye alarak, bir yayımcı titizliğiyle çektiğim fotoğrafları yayınlamaya başladım. Bu yaptığım basit şeyin bir karşılık bulmasıysa beni mucizelere inandırdı.

İsmini Ci Demi olarak kısaltmanın özel bir sebebi var mı yoksa kolay hatırlanabilir, akılda kalıcı olması amacıyla mı bu şekilde kullanıyorsun?

2021’de Instagram hesabımı açarken (evet, Instagram’a nedense epey bir direnmiştim) adımın sorulduğu boşluklara bir süre baktım; fark ettim ki, tam adımı yazmak istemiyordum. Edebi referanslı adlar düşündüm bir süre, bulamadım. Ailem bana Ci der, önce onu yazdım; sonraki kısaltma da biraz kendiliğinden geldi. Doğduğumda bana atfedilen ad kadar alıştım buna şimdilerde. Asıl adım sır değil, ama işlerimi daima bu adla yayımlıyorum.

Ama bir yandan da, gizliden gizliye, insanlar Türkiye’den olduğumu bir çırpıda anlayamasın istemiştim. Nereden geldiği, nerede olgunlaştığı belli olmayan bir bakışla fotoğraflarımın izlenmesini arzuluyordum. Kim olduğum bilinmeden, pür sanatsal dürtüyü irdelemelerini diliyordum, başka bir deyişle. Gerçi, Batı Asyalı olmak benim kimliğimin oldukça sahiplendiğim bir parçasıdır. Öte yandan; Ci adlı bir adam var, bu fotoğrafları burada çekiyor; kimmiş? Bu duraksama hoşuma gidiyor.

Signs That Everything Is Going Wrong, 2022 © Ci Demi, Courtesy of Şule Gazioğlu Gallery

Pera Müzesi’nde sanatçılardan biri olarak yer aldığın Zamane İstanbulları sergisinin kataloğunda senin için şöyle bir ifade yer alıyor: “İstanbul’u ‘uğursuz’ bir yüzölçüm olarak gören, bu kentte bu kent ile fotoğraf çekme işini ‘görünmez bir canavarı fotoğraflamak’ olarak tanımlayan Demi…” İstanbul ile arandaki ilişkiye dair neler söylemek istersin? Katalogdaki ifadeleri okuyunca kolaylıkla bir nefret ilişkisi gibi algılayabilecekken işlerine baktığımda tüm o sessiz gerilime rağmen İstanbul’u çok özgün bir bakış açısıyla gösterdiğini ve bu bakışın da salt nefret sonucu/nefretten ibaret olamayacağını düşünüyorum.

Kızgın olduğum zamanlar olduğu doğru. Bu sergi kurgulanırken kaşlarım biraz çatıkmış; oysa şehirle ilişkim oldukça şefkatlidir. Ama yine de halen geçerli ifadeler bunlar: Ben bir korku filmi çektiğimi hayal ederek fotoğraf çekiyorum, bu yüzden ‘görünmez bir canavar’ demiştim. Bir gerilim, bir tansiyon istiyorum. Kullandığım bu spesifik renkler, Dario Argento’nun Suspiria (1977) adlı filminden ilhama ortaya çıktı; esaslı bir korku klasiğidir. Ama neden? Bir alıp veremediğim var, bir inatlaşma söz konusu; çünkü eşsizce seviyorum. O beni Kadıköy sokaklarında büyüttü, ben de şimdi ona üretimlerimle emek veriyorum. Bu açıdan, çatışmalar olması doğal galiba.

İstanbul’un hangi tarafları seni görsel olarak hâlâ şaşırtabiliyor?

Evden her çıkışımda istisnasız en az bir tane ilginç ve fotoğraflamaya değer sahneyle hala karşılaşabiliyor olmam acayip değil mi sizce de? Ama oluyor. Materyal orada, sadece evden çıkmak gerekiyor (evde durmayı çok severim, bir fotoğrafçı olmakla oldukça zıtlaşan bir huy). Bildiklerimin ve taze öğrendiklerimin görsel karşılıklarını, iz düşümlerini şehirde bulabilmek, bana üretmeye ilk başladığım zamanlardaki hayreti hala sağlıyor. Her sokaktaki görünmez ama karşı koyulamaz şekilde orada olan uçurumlar (insanların hallerinin, yaşadıkları sokakların, eve dönüş yollarının, vesairenin farklılıklarından bahsediyorum) çoğu zaman besleyici bir şaşkınlığın öznesi benim için.

Il giornale, 2021 © Ci Demi, Courtesy of Şule Gazioğlu Gallery

Fotoğraf çekerken daha sezgisel mi hareket ediyorsun, yoksa önceden kurguladığın bir yapı var mı?

Tekil fotoğraflar ön görülemez bir şekilde oluşuyor olsa bile, aklımda daima süreğen bir hikaye var. Bu hikaye bir dip akıntı olarak beni sürekli takip ediyor. Nihayetinde kurgulanmamış, bütünüyle belgesel nitelikteki fotoğraflar bunlar; ama daima bir hikayenin parçalarını tamamlamaya çalışıyorum aslında. Yıllar yıllar önce fotoğraf hikayelerime novella (kısa roman) demeyi severdim. Şimdilerde olgunlaşmış olabilirler çünkü oturdum, bir romanın nasıl kurgulandığına dair şeyler okudum; (muhtemelen yanlış anladığım) metodları, görsel dünyama adapte etmeye çalışıyorum.

Peki yeni bir projeye başlarken nasıl ilerliyorsun? Bir konsept belirleyip buna göre mi fotoğrafa çıkıyorsun yoksa hâlihazırda çektiğin fotoğrafları belli bir konsepte göre mi grupluyorsun?

Nedense, benim için geçerli olan gerçeklikte, daima başlık önce geliyor. Sonra sokaklara dökülüp bunların altını dolduruyorum. Yani, bir deyişle, anlatmak istediğimi daha en baştayken biliyorum. Tabii bu demek değil ki yan yollara sapmıyorum veya farklı anlatıları ziyaret etmiyorum; zaten bunların toplamını yoğurup tekil bir hikaye haline getirmek işin hatrı sayılır bir kısmını oluşturuyor.

That’s How People Grow Up, 2021 © Ci Demi, Courtesy of Şule Gazioğlu Gallery

Üç alanda da üretim yaptığını biliyorum ama kendini daha çok fotomuhabir olarak mı belgesel fotoğrafçısı olarak mı yoksa fotoğraf sanatçısı olarak mı görüyorsun? Hangisi, hangi nedenlerle ağır basıyor?

Fotomuhabirlik, faturaları ödeyen kısım. Belgesel fotoğrafçılık, ilkesel olarak sahiplendiğim kavram. Sanatçılıksa başıma gelen bir şey, hiç alışamadım. Temel olarak, ben belgeliyorum ve hikayeler yapıyorum (bunlar gerçek olaylar yani, bazen kavramsal yöntemlerle anlatılsa da). En çok dışarıdan biri “belgesel fotoğrafçı” dediğinde “Tamam, doğru yoldayım” diye hissediyorum.

Photo London’a gelirsek… 14-17 Mayıs 2026 tarihlerinde Şule Gazioğlu Gallery çatısı altında Something Is Amiss başlıklı serinle Londra’da gerçekleşen Photo London’da yer aldın. Bu seriden bahsedebilir misin biraz?

Something Is Amiss (Bir Terslik Var) aslında yaptığım tüm hikayeleri kapsayan bir ana başlık niteliğinde. Farklı serilerden de fotoğraflar var. “Görünmez bir canavar” tarifime geri dönecek olursak, burada da bu hissin peşinden koşuyorum. Birkaç yıl öncesine ait fotoğraflar ve taze işlerin bir araya gelmesi, bu anlamda ne kadar bütünlüklü hikayeler yaptığımı bana kanıtladı. Bu açıdan, Photo London’a hikayeleri tamamlayan alıntılarla gidiyoruz.

I Took Strange Pills, 2019 © Ci Demi, Courtesy of Şule Gazioğlu Gallery

The New York Times, Financial Times ve Der Spiegel gibi yabancı yayınlarda da fotoğraflarınla yer aldın. İşlerine dışarıdan bakıldığında aldığın tepkilerle İstanbul’da İstanbullu bir sanat izleyicisinin verdiği tepki arasındaki farka dair bir gözlemin var mı? Bu şehri yaşayan ve bu şehre dışarıdan bakanların senin işlerine dair izlenimleri…

Dürüst olacağım: İstanbul’da İstanbullu bir sanat izleyicisinin verdiği tepkiyi halen anlamlı bir ölçekte gözlemleyebilmiş değilim. Örneklemim yok. Ne diyorlar, bu fotoğraflarla ne yapıyorlar, gerçekten bilmiyorum. Şehrimiz devasa bir dünya ama ilginç bir şekilde, aynı zamanda cep var oluşlara sıkışmış dar bir alan gibi. Ne düşünülüyor, pek duyamıyorum. Bu benim için çileli bir durum.

Uluslararası ölçekte işlerin aldığı tepkileri “belirleyici” görmekten imtina etsem de, anlamlı karşılıkları buralardan aldığını gözlemledim. Fotoğraflarıma bakıp İstanbul’u anlamaya çalışanlar var, kendi şehrinden ve çocukluğundan sahneler görenler var, hiçbir zamana ait olmayan bir nostaljiyi yaşayanlar var (bunlar zaman içinde duyduğum ve sevdiğim tarifler), vesaire.

Bildiğim kadarıyla iki tane fotoğraf kitabın var: Şehir Fikri ve Unutursan Darılmam. Özellikle dijital çağda fotoğraf kitaplarının bir fotoğrafçı için rolünü/önemini nasıl değerlendiriyorsun? Ve yeni bir fotoğraf kitabı için isteğin, planın var mı?

Her şeyin indirilebilir, scroll’lanabilir olduğu koşullarda, fiziksel eşyanın zamanı durdurabilmek gibi bir süper gücü var. Kitabın işlevi de bundan çok farklı değil. İnsanlar olarak “edinmeye” dair bir itici gücümüz de var. Unutursan Darılmam’ı bir web kitabı olarak İngilizce ve Türkçe metinlerle yayımladım; on binlerce insana ulaşabilse de, fiziksel olarak edinilemiyor olmasının burukluğunu hissettiren dönüşler aldım.

Şimdilerde, tekrar kitap yapmaya dair büyük bir arzu duymasam da, bir noktada Unutursan Darılmam’ın fiziksel kopyalarının oluşacağından emin gibiyim. Fanzinlere ilgi duyuyorum bir süredir; Something Is Amiss’in tefrikalar halinde, bu formatta dağılmasına dair hayallerim var ama sadece bir düşünce baloncuğu bunlar, şimdilik.

The Mundane Saved My Life, II., 2026 © Ci Demi, Courtesy of Şule Gazioğlu Gallery

Üretimlerini neler besliyor? Mutlaka takip ettiğin görsel sanatçılar var mı ya da kente dair okumayı sevdiğin yayınlar, yazarlar…

Çocukluğumdan bu yana korku sinemasını ve edebiyatını takip ediyorum, en esaslı hobim bu; sinematografiden, hikaye kurgularından bir hayli besleniyorum.

Dönüp dönüp izlediğim iki ressam var: Paul Delvaux (Belçika) ve Gertrude Abercrombie (ABD). Her ikisi de büyük oranda sürrealist, bu anlamda içeriksel değil belki ama kadrajımda çok belirleyici rolleri oldu. Ayrıca, resim bakmayı, (dijital olarak) toplamayı çok severim; on binlerce görselden oluşan bir arşivim var, buna geri dönüp bakarım zaman zaman.

Kaçınılmaz olarak, Italo Calvino’nun hikayelerini karıştırmak çok keyifli. Yaşam ve şehir üzerine hali hazırda bunca kafa yormuş biri varken, bunlardan perspektif kazanabilmek şanslı hissettiriyor.

Senin İstanbul’unu da merak ediyorum. Kentin nerelerinde vakit geçirmeyi seviyorsun, rutinlerin var mı?

Ben Kadıköy’ü seviyorum. Evimden bir vapurla gidebiliyorum ve, seçme şansım olduğunda, oralarda dolaşıyorum. Şehrin geri kalanı bana hep “uğradığım yerler”miş gibi geliyor bu yüzden; sadece geçip, şanslıysam bir sürü fotoğraf çekip, gidiyorum.

Şu sıralar zihnini meşgul eden yeni bir fotoğraf serisi, üzerine çalıştığın bir proje ya da yeni bir sergi fikri var mı?

Something Is Amiss’i olgunlaştırmak en öncelikli kişisel proje uğraşım. Bir de, Are Those Winds adlı süren bir serim var, aralıklarla ona çalışma fırsatı buluyorum. İstanbul’un kuzey’indeki dönüşümü anlatan bir hikaye bu da, bir hayli belgesel bu açıdan. Bu iki serinin bir noktada, burada da sergiye dönüşmesini istiyorum tabii, ama galiba şimdilik yıllar var bunların gerçekleşmesine.

Bu üzerine düşünülmüş sorularınız için teşekkür ederim.

The Mundane Saved My Life, 2025 © Ci Demi, Courtesy of Şule Gazioğlu Gallery

Şule Gazioğlu ile Ci Demi ve Photo London üzerine

Ci Demi’nin işlerini nasıl keşfettiniz?

İşimizin doğası gereği sürekli sanatçı dosyaları ve portfolyolarını inceliyoruz. Galerimizin İstanbul direktörü Damla Çağın, Ci Demi’nin işlerini bana ilk gösterdiğinde, çok güçlü bir üretimle karşı karşıya olduğumuzu hemen hissettim. O anda duyduğum heyecan oldukça yüksekti. İlk andan itibaren özellikle birlikte çalışmayı arzuladığım sanatçılardan biri oldu.

Ci Demi’nin eserlerinde son derece özgün ve ilk bakışta ayırt edilebilen güçlü bir görsel dil var. Özellikle renk kullanımı çok karakteristik; fotoğraflarındaki tonlar ve atmosfer izleyicide hemen bir duygu yaratıyor. Başarılı bir fotoğraf sanatçısı için bu tür bir imza olmazsa olmaz diye düşünüyorum.

14-17 Mayıs 2026 tarihlerinde Ci Demi’nin Something Is Amiss başlıklı serisiyle Londra’da gerçekleşen Photo London’da yer aldınız. Bu süreç nasıl gerçekleşti? Ci Demi’ye ve bu seriye nasıl karar verdiniz?

Galerimizin temel yaklaşımı, Türkiye coğrafyasına ait hikayeleri ve katmanlı kültürel anlatıları görünür kılan sergiler üretmek. Daha önce de İstanbul’a odaklanan farklı disiplinlerde birçok sergi gerçekleştirdik.

Geçtiğimiz yıl Photo London’a Annette Louise Solakoğlu’nun siyah-beyaz şehir fotoğraflarıyla ve Botanica isimli mini bir serisiyle katıldık ve oldukça güçlü bir ilgiyle karşılaştık. Bu yıl ise İstanbul’a bambaşka bir perspektiften yaklaşan bir seriyle yer almak istedik.

Ci Demi’nin Something Is Amiss serisi, şehirle kurduğumuz ilişkiyi daha az romantik; daha tekinsiz, tuhaf ve zaman zaman kitsch bir atmosfer üzerinden ele alıyor. İstanbul’un alışıldık temsilinin dışına çıkan bu yaklaşımı Londra’ya taşımak bizim için çok heyecan verici. Bu serinin, şehirle kurduğumuz ilişkinin farklı ve güncel bir tezahürünü sunduğunu düşünüyoruz.

Şule Gazioğlu Gallery’nin fotoğraf sanatına ve sanatçılarına dair vizyonundan bahsedebilir misiniz?

Fotoğraf sanatı Türkiye’de hâlâ hak ettiği karşılığı tam anlamıyla bulabilmiş değil; özellikle koleksiyonerlik açısından görece yeni keşfedilen bir alan. Ancak tam da bu nedenle büyük bir potansiyel taşıyor. Hem üretim hem koleksiyonculuk tarafında gelişime açık olması, bu alanda çalışmayı bizim için çok heyecanlı kılıyor.

Galeri olarak, Sebah & Joaillier stüdyosunun 19. yüzyıl fotoğraflarından Büyükada arşivlerine uzanan tarihsel sergilerin yanı sıra çağdaş Türkiye’yi ve İstanbul’u farklı bakışlarla ele alan birçok projeye de yer verdik. Annette Louise Solakoğlu gibi önemli bir çağdaş sanatçıyı Türkiye sanat sahnesine kazandırmış olmak bizim için çok büyük bir gurur kaynağı.

Bizim yaklaşımımızda geçmiş ve bugün arasında bir diyalog kurmak çok önemli. Tarihsel arşivlerle çağdaş üretimleri bir araya getirerek, farklı dönemlerin birbirine temas ettiği bütünlüklü sergiler kurguluyoruz. Bir anlamda “contemporary meets historic” diyebileceğimiz bir anlayışla çalışıyor; geçmişten geleceğe uzanan görsel ve düşünsel bağlar kurmaya önem veriyoruz.

Türkiye ve Osmanlı coğrafyası olarak tanımlayabileceğimiz geniş bir kültürel alanda, güçlü koleksiyonlara hitap eden işler sunmaya önem veriyoruz. Tarihsel arşivlerle çağdaş üretimleri bir araya getiren, geçmiş ile bugün arasında diyalog kuran sergiler kurguluyoruz.

Galeri olarak son derece seçici bir tavrımız var; güçlü görsel dili olan sanatçılarla çalışıyoruz ve koleksiyon değeri yüksek, uzun vadede önemini koruyacağına inandığımız sergiler üretmeye odaklanıyoruz.

Kaynak: https://vogue.com.tr/sanat/fotograf-sanatcisi-ci-demi-roportaj